Bin yıldan daha uzun bir süredir İslam ile özdeşleşen Türklüğün birlik beraberlik esasına uzanan yaşam felsefesini ve ahlâkını, alternatif bir okuyuşla temellendirmek gerekirse; Emanet, adalet, hak, ehliyet ve liyakat ile yakın ilişkili olan bir kavramdır.
Türklüğün kuvveti, geçmişinden gelir. Biz biraz felsefece, bütün bilim dallarının itiraz etmeyecekleri bir ana saikin peşindeyiz. Bizleri güçten düşüren, kaybettiren ve günümüz Türkiye’sini de çöküşe doğru sürükleyen temel saik ne olabilir?
Liyakat, sözlükte “yararlık, layık olma, değerlilik, fazilet, hüner” anlamlarına gelen bir kelimedir. Terim olarak ise felsefî bir temellendirme ile izah edilebilir. Adalet, hak, hakikat, emanet ve ehliyet terimleri ile yakın ilişki içerisindedir. Hak ihlal edilir. Hak etme, temel ilkedir. Hak edilenden pay alıp verme ise liyakate göredir
İlede Liyakat, İllede Liyakat.
Nisâ, 4/58. Ayet
Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.
Farabi’den alıntı;
Bir toplumda insanlar hak ile liyakatin dışında ne hileli yollar aramalı ne de bir talepte bulunmalıdır. Çünkü bir toplumda hak-liyakat-pay dengesi bozulduğunda adaletsizlik o toplumda hemen baş gösterir. Bir toplumda liyakati olmayanlara birileri tarafından pay dağıtılıyorsa, o toplum zihin sağlığını kaybetmeye başlamış demektir. Liyakatsizce ve liyakatsizliğe doğru atılan her adım, toplumu ve o toplumun fertlerini korkunç bir şekilde çürütür.